Yellow*

İstanbul’da yaprakların sararması, kızarması, kahverengi olması ve dökülmesi Kasım ayının ortalarına kalıyor artık. Sonbahar yağmurları da Kasım ayında başlıyor. Aslında sonbahar şehrin etkinliklerle dolduğu, coştuğu bir ay. Yeni sergiler, yeni kitaplar, kafelerde keyif, sinema, belki bir iki konser. Santorini isimli yazımda İstanbul Modern Müzesindeki bir sergiden söz etmiştim. Anthony Cragg – İnsan Doğası 20 Ocak 2019 tarihine kadar gezilebilir. Benim hedefimde Sakıp Sabancı Müzesindeki Rus Avangardı sergisi var.

Ekim ayı başında, Londra’daki ünlü Sotheby’s müzayede evinde gerçekleşen açık artırmada enteresan bir olay yaşandı. Sanatçı Banksy‘nin “Balonlu Kız – Girl with Balloon” adlı eseri oldukça yüksek fiyattan alıcı bulduktan sonra çalıştırılan bir mekanizma ile kendini imha etti. Hemen herkes aynı gün sosyal medyaya yansıyan görüntüleri izlemiştir. Olaydan kısa süre sonra Banksy Instagram hesabından eseri nasıl imha ettiğini anlattı. Mekanizma takılmıştı. Balonlu Kız’ın imhası yarıda kesilmişti. Olaydan birkaç gün sonra müzayede evi satışın geçerli olduğunu açıkladı. Banksy eserini yok etmemişti, yeniden yaratmıştı. Yeni eserin adı “Çöpteki Aşk – Love is in the Bin” olmuştu. Sanat piyasalarını tanıyan tanımayan herkes videoları defalarca izledi, yazılanları okudu. Bu olayın bende bıraktığı etki ise şu oldu, sanat eserinin değerini sadece sanatçı belirler.

Bu yıl sıklıkla dönüp okuduğum bir kitap var, Sanat ve Gölgesi**. Kitabın giriş bölümünden alıntılamak istiyorum. Yapıt kültürel, simgesel hatta yalnızca ekonomik, özerk ve bağımsız bir değerle donanmış bir varlık olarak görülür. Yaratıcı etkinliğin nihai hedefi, merkezidir. Dolayımlar onun çevresinde eklemlenir. Söylemler onun çevresinde şekillenir ve alımlama onun üzerine odaklanır. Sanatta önemli olan tablo, heykel, kitap, bina, beste, oyun, film, video gibi ürünlerdir ve bunların nesne niteliği taşımasıdır. Nesne, özü oluşturur. Sanatçının üretim süreci ve fikirleri, tarihçinin, eleştirmenin, kuratörün ve filozofun dolayımları, izleyici kitlesinin alımlaması, nesneye nazaran ikincildir.”

Kasım ayı başında Cihat Duman’ın Olma Borcu isimli dördüncü şiir kitabı doğdu. Uzun zaman sonra kitaplıklarımıza ciltli bir kitap girdi. Kitabın kapağında ve içinde yer alan çizimler Nazım Dikbaş’a ait. Tasarımı Memed Erdener yapmış. “Olma Borcu” kişisel yayıncılık – self publishing ürünü. Sadece Robinson Crusoe kitabevlerinden ve internet mağazasından satın alınabiliyor. İzmir – Yerdeniz Kitapçısı dışında başka kitabevinde aramayın. Her kitabın en arka sayfasına yazar tarafından numara basılmış. Ayrıca ön sipariş veren okurların kitapları, kişiye özel imzalanmış.

16 Kasım Cuma günü akşamı Olma Borcu’nun ilk imza günü ve söyleşisi Salt Beyoğlu Robinson Crusoe kitabevinde gerçekleşti. Katıldım, çok keyifliydi. Dilerim nice söyleşi, okuma, imza etkinliği olur. Bu etkinliklerde vazgeçilemeyen alışkanlık sanatçıyı, okurun karşısına tek başına oturtmak. Oysa herkesin birbirini görebileceği, göz teması kurabileceği, daire şeklinde oturma düzeni yapılabilir. Böylelikle gerçek bir sohbet ortamı doğar.

“Olma Borcu”, şu an ayaklarımın değdiği toprağı, denizde dokunduğum kumu, ötede Venedik’te, Floransa’da, Paris veya Amerika’da elleri toprağa dokunan insanı kapsayan bir kitap. Alanı bu kadar geniş çünkü şair evrensel bir bakış açısıyla kuruyor dizelerini. Şimdiki zamanı anlatıyor. “Haritada Helsinki açık,” diye başlayan, “can yeleğimden bir parça kopardım, yedim,” diye biten “Olma Borcu” Helsinki’den Ege denizine, Anadolu’da bir ovadan Süphan Dağı’na aynı anda uzanabiliyor. Şehirde yanımıza yanaşıyor, metrobüse biniyor, metrodan iniyor, vapurla Boğaz’a açılıyor. Galata’da muhtemelen biriyle buluşuyor. Çok sesli bir şiir kitabı, cinsiyeti yok, duyguya sınır koymuyor, bedeni dinliyor, kalbe dokunuyor, bilinçaltında geziniyor. Ruha, bedene, bilince, bilinçaltına kulak veriyor. Aşık oluyor, hasret çekiyor, hüzünleniyor. Bir dize ile savaşı anlatıyor.  Şiirleri her okuduğumda, farklı bir kelimede takılıyorum. İlk defa okumuş gibi yeni bir his buluyorum. Henüz okumadığım kitaplar aklıma geliyor. Unuttuğum duyguları hatırlıyorum. Dağ havası alıyorum. Denizde, dalgayla mücadele veriyorum. Sonra kitabı kapatıyorum. Sıkıca tutuyorum ellerimde. O tatlı sarı rengin sıcaklığına bırakıyorum hayallerimi.

Kitabın sonundaki ilk satır dizinine bayıldım. Alıntılıyorum,

haritada Helsinki açık 8

Ne güzelsiniz anladıklarıma belgesel muamelesi yaparken 14

Olma Borcu, Cihat Duman, Kasım 2018, Şiir 

* Yellow – Sarı – tureng sözlük 

** Sanat ve Gölgesi, Mario Perniola, İletişim Yayınları, 2016 

 

Reklamlar

Santorini*

Yapmamız gereken şeyleri iyi yapabilmek için çok çaba harcıyoruz. Zaman geçiyor. Zamanı kaybetmek, yaşlandıkça ısdırap vermeye başlıyor. Nedense bizlere yeteneklerimize göre okumak, para kazanmak ve yaşamak öğretilmedi. Oysa öğretilebilseydi ya da bizler öğrenmekte veya fark etmekte bu kadar gecikmeseydik beraber hareket etmeyi sanırım başarabilirdik. Bu yazının başlığı Santorini, çünkü bu yaz sonu Santorini’de olmayı hayal ettik ama oraya gidemedik.

Yıl başından bu yana düzenli olarak Marie Forleo‘nun blogunu takip ediyorum. Videolarını izliyorum ve kurmuş olduğu internet tabanlı öğrenme sistemiyle, kendi işini yapmaya çalışan kişileri nasıl motive ettiğini görüyorum. İnsanı, standart olandan uzaklaştıran, imkânların çeşitli olduğuna inandıran her şey bugün çok kıymetli. Aksi durumda yaşamın değerine, kendi değerimize, insanların değerine vakıf olamayız.

Halit Ziya Uşaklıgil’in eserleri çeşitli yayınevleri tarafından basılmış. Okuduğum başka bir kitaptan aldığım referansla Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan Mai ve Siyah‘ı okudum. Kitabı hazırlayan Handan İnci. İlk basım Ekim 2018. Bu baskı, romanın orjinal dilinin düzenlenmiş versiyonu. Farklı yayınevlerinden çıkan baskılar içinde günümüz Türkçesi ile yayımlananlar var. Yapı Kredi Yayınları, kitabın sonuna bir sözlük koymuş ve böylece ilginç kelimeleri keşfetmenizi sağlamış. Romanı tavsiye ederim çünkü o dönemin İstanbul’u, günlük yaşamı, insanların günlük hayat mücadelesi, hayalleri ve iç seslerine bayılacaksınız. Kitabın dili sizi endişelendirmesin, çok rahat okuyabileceksiniz. Hayatın size verdikleri her zaman sizin hayalinizdeki gibi olmuyor. Aslında hayatın mücadele olduğu da bize öğretilmiyor. Varlıklı insanların her zaman imkânlara kolay erişebileceğine inanıyoruz. Oysa mücadele etmek elbette herkesi hayallerine yaklaştıracaktır. Romana bu açıdan bakmak bana epey iyi geldi. İstanbul’da yaşayan biri olarak o zamanın İstanbul’unu hissetmek ise hem mutlu etti hem de bugüne bakınca biraz üzdü. İşte romandan bazı kelimeler ve anlamları,

tetabuk: uygun düşme

desise: entrika, hile

hodkâm: bencillik

peyk: haberci

raşe: titreme, titreyiş

gaşy: kendinden geçmek

nüzul: felç, inme

Yine romandan bir iki mekân ismi yazacağım. Bu mekânlar insanların mesai sonrası bir araya geldiği, bir şeyler içtiği, gazete okuduğu, sohbet ettiği yerler. Luxembourg, Gambrinus, Central, Palais de Cristal, Concordia, La Bella Venezia.

“Beyoğlu’nda en ziyade hazzettiği yer burası idi; orada ön tarafta bir yere oturur, önünden aşağıya yukarıya geçen halkı seyreder, bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin makdut nezareti dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder, o çehrelerin kimisinin paltosundan, kimisinin eski elbisesinden, birisinin elindeki paketten, bir kadının yanındaki çocuktan manalar anlar, zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı.”

*Santorini, Ege Denizi’nde Yunanistan’ın 200 km. güney doğusunda yer alan volkanik adalar grubu.

October Ends*

İstanbul Modern’de Anthony Cragg’in İnsan Doğası – Human Nature isimli heykel sergisi 11 Kasım tarihine kadar gezilebilir. Bildiğiniz gibi İstanbul Modern geçici yeni mekânında.

“İmge ve nesneler oluştururken geçmişte de bugün de beni asıl ilgilendiren, doğal veya işlevsel dünyada mevcut olmayan ve hem dünya hem kendi varoluşumla ilgili bilgi ve duygular aktarabilen nesneler yaratmak.”**

Anthony Cragg’in heykelleri etrafında döndükçe, kimi zaman bir insanı, kimi kendini, kimi bir nesneyi görüyor insan. Etkileyici.

Şair, yazar Cihat Duman’ın ilk romanı “Olay Beyoğlu’nda Geçiyor” Mart 2018 tarihinde yayımlanmıştı. Şair, Kasım ayının ilk haftalarında “Olma Borcu” isimli yeni şiir kitabının çıkacağını müjdeledi. Kitapta 2013 – 2018 yılları arasında yazılmış şiirleri yer alıyor.

2018 yaz ayları aşırı sıcaktan ve ekonomik etkenlerden epey yorucu, sert geçti. En azından benim için. O sırada başrolde Benedict Cumberbatch’in oynadığı Patrick Melrose dizisi dikkatimi çekti. Sanırım bu yıl izlediğim en iyi dizi oldu. Öte yandan şans bu ya o sırada Amerika’da olan bir arkadaşımız Edward St. Aubyn’in beş kitaplık bu eserini bize bir kitap olarak getirdi. Asıl müjdeli haber Can Yayınları‘nın ilk üç kitabı basmış olması. Siz üç kitabı okuyana kadar diğer iki kitap da basılacaktır.

Bu arada 9 Kasım 2017 tarihinde yazdığım yazıdan yaklaşık bir yıl sonra, Zadie Smith’in Swing Time isimli kitabı Everest Yayınları tarafından Dans Zamanı adıyla yayımlandı. Yayım tarihi 10 Ekim 2018, çevirmen: Özlem Gayretli Sevim.

* Ekim Biterken 

** Sergi Broşüründen  

Summer*

 

“Bu boyoz mu?” diye sordu cep telefonunun kamerasını yaklaştırarak.

“Hayır,” dedi fırında çalışan genç adam. Bu diyalog Sığacık kale içinde, sokakta geçti. Günlerden Cumartesi, aylardan Eylül. Esintili, tatlı bir sıcak var. Hafta sonu bolca turist gelmiş. Gözleme yapan dükkânlar açılmış, kabak çiçeği dolmaları tencere içinde kapı önüne konmuş. Belli ki mahalle ahalisi hafta sonu turist ağırlayarak para kazanacak. Kale içindeki evler çok kıymetli, küçük, beyaz boyalı, panjurlu, kiminin önünde begonvil, kiminde kauçuk, hepsi fotojenik. Bazıları bakımlı, bazıları biraz eski, pek çoğunun iç avlusu kafe haline getirilmiş. Evin içinden avluya çıkıyor, ağacın altına oturuyorsun. Hayır ağaç hemen yanında değil, yapraklarının altındasın. İşin garibi Sığacık’ın içinden denize giremiyorsun. Epey büyük ve lüks teknelerin demirlediği marinanın dışında balıkçı ve gezi motorlarının bağlı olduğu küçük bir limanı var. Deniz doldurulmuş, epey geniş bir yol geçiyor sahilden, işte bu sebeple bir kumsal yok, plaj yok.

“Plaj, 5 km. ilerde. Minibüsle gidebilirsiniz.” Halk plajına minibüsle ulaşıyoruz. Şansımıza o hafta poyraz esiyor. Deniz çok dalgalı. Dalga, yüzmek için sorun değil ancak bu bölgenin suyu çok soğuk. Ne suya ne rüzgâra alışabiliyorsun.

“Şu ilerdeki beach’in arkası kayalık olduğundan rüzgârı kesiyor. Orada su daha sakin isterseniz fiyatını sorun.” Kısa süreli tatilin neredeyse tamamında hava rüzgârlı olunca beach’i denemeye karar veriyoruz. Kalabalık değil, az sayıda yabancı turist var. Giriş ücretli, ücrete bir içecek dahil. Hava rüzgârlı olunca insan uzun saatler kumsalda kalamıyor. Bu sebeple sıkı bir kahvaltı sonrası dört beş saat geçirmek üzere üç gün beach’e gidiyoruz. Mekânda yazdan kalma bir yorgunluk var. Kirlenmiş şezlonglar, kırık tahtalar, uzun zamandır temizlik görmemiş tuvalet. Tuvalet konusunda işletmeyi uyarıyoruz. Şaşırmış gibi yapıyorlar, elemanların azaldığını söylüyorlar, temizliyorlar. Sığacık’ın olayı balık. Balık bol ve ucuz olduğu söylenebilir. Ege denizi balıkları farklı. O sırada barbunya ve sardalya boldu. İstanbul’da özlediğimiz midye boldu, lezzetliydi. Fiyat politikası ise sabit değildi. Barbunyanın fiyatı biz oradayken arttı. Kaldığımız otelde sabah kahvaltıları özenle hazırlanıyordu, lezzetliydi. Denize karşı kahvaltı etmenin tadına doyulmuyor. İstanbul bu bakımdan bizi pek tatmin edemiyor ne yapsın.

Peki Sığacık gerçekten sessiz mi? Yoğun yaz sezonu kapandığı için evet. Fakat gerçekte hayır. Çünkü bu küçük liman mahallesini denizi doldurarak yapılan sahil yolu çevreliyor. Buradan da sürekli araba geçiyor. Sığacık’a İzmir’den ulaşım hem kolay hem zor. Bu sebeple insanlar çoğunlukla özel arabalarıyla geliyorlar. E peki bunca araba arasında sessizlikten bahsedilebilir mi? Hayır. Lakin merkezden ayrılıp Teos antik kentine döndüğünüzde yani merkezden on dakikalık mesafede zeytin ağaçlarının altında o sessizliği buluyorsunuz. Teos antik kentinin bulunduğu bölge sit alanı. Bu sebeple etrafta yapılaşma yok. Oldukça geniş arazide antik kent kazı çalışmaları devam ediyor. Ziyaretçiler, kazı alanının etrafında dolaşarak hem araziyi hem de antik kentin bir bölümünü görme şansını buluyor. Arazi zeytin ağaçlarıyla kaplı. Farklı kuş türlerinin de evi. Sadece bir noktada duydum kuşlardan birinin ötüşünü. Rüzgâr o gün hafiflemişti.

*summer – yaz – tureng sözlük

This and That*

Geçen yıl biterken, Linked-in hesabımda şu yazıyı paylaşmıştım, Yıl 2017. Bu yazı, biten yıldan aklımda kalan, umut ve ilham veren olayları içeriyordu. Bu olaylar neydi, hatırlatayım.

  • Cassini uydusunun Satürn gezegeninde yaptığı araştırmalar sırasında çekilen bir fotoğraf. Satürn gezegeninin halkaları altından Dünya.
  • Kadınlar, #metoo hareketi, #silencebreakers
  • Yönetmen Agnes Varda ve sanatçı JR’ın filmi, Faces Places.
  • The Blond Salad isimli blogun yaratıcısı Chiara Ferragni, şirketinin CEO’su olduğunu duyurdu.
  • Cihat Duman’ın “Bir Fil Müddeti” isimli şiir kitabı Fransızcaya çevrildi. “L’Espace D’un Èléphant” ismiyle Kontr Èditions yayınevi tarafından basıldı.

Bu yazıyı hatırlamamın asıl sebebi, Chiara Ferragni’nin 1 Eylül günü gerçekleşen düğünü. Gelinlik, elbiseler, organizasyon bir yana, bu düğün sosyal medya üzerinden gelir ve etkileşim elde etme konusunda da sınırları aştı. Öncelikle The Blond Salad sitesindeki konuyla ilgili yazıya göz atmanızı öneririm. Ek olarak Launch Metrics sitesindeki yazıya da bakmak gerek. Şimdi buradaki rakamlar neden önemli? Klasik para kazanma yöntemlerinin ötesine nasıl geçebiliriz, hayal ettiğimiz işi yaratabilir miyiz diye düşünmek, çalışmak açısından önemli. Aşağıda bazı rakamlar vereceğim. Bu rakamları yukarıda bahsettiğim iki yazı üzerinden derledim. Bu arada öncelikle Media Impact Value (MIV) kavramının ne olduğunu öğrenmekte fayda var. Sağolsun The Blond Salad dün Instagram hikâyesine kısa bir tanım eklemiş. Bu tanım Launch Metrics tarafından yapılmış.

Media Impact Value, it measures the impact of relevant media placements on all channels (online, social, print) inclusive of paid, owned, earned mediums in order to derive a quantative number for performance outcomes.

Anladığım kadarıyla, medya etkileşim değeri, bir sosyal medya paylaşımının, paylaşıldığı ilişkili kanallarla beraber, oluşturduğu getirilerin (online – etkileşim, yapılan anlaşmalar sayesinde ücret almak gibi) çıktılarının elde edilmesini kapsıyor. Bazı rakamlar kafamızda konuyu şekillendirmemizi sağlayabilir.

Chiara’nın gelinliğini tasarlayan #Dior markası, düğünün gerçekleştiği gün 5.2 milyon dolarlık takipçi – izleyici kaynaklı medya etkileşim değerliliği yaratmış. Bu gelirin 1.6 milyon dolarlık kısmı Chiara’nın kendi hesabı üzerinden #Dior hashtagi ile paylaştığı postlardan gelmiş. İşte tam da bu sebeple Chiara uzun bir zamandır, moda haftalarının, marka tanıtımlarının baş konuğu.

Düğün sırasında 5.6M toplam etkileşim gerçekleşmiş, bu etkileşimin %59’u doğrudan sosyal medya içeriklerinden ve platformlarından gelmiş. Geriye kalan %41 ise online içeriklerden sağlanmış. (internet sitesi, makale gibi)

Bu durum biraz da sosyal medya üzerinden bir olayı takip etme isteğiyle alakalı olabilir gibi geldi bana. Böylesi marka işbirlikleri ülkemizde olabilir mi bilemiyorum ama klasik para kazanma biçimlerinin dışına çıkmak gerektiği aşikâr.

#TheFerragnez

https://www.theblondesalad.com/fashion/theferragnez-internet-sensation-all-the-numbers.html

https://www.launchmetrics.com/resources/blog/chiara-ferragni-fedez-wedding

*biraz ondan biraz bundan

Take Notes*

20180820_2257111629874091.jpg

Kuğulu Park Ankara – Budanan Ağaç

İnstagram’ı moda ile ilgili gelişmelerden haberdar olmak, sürdürülebilir moda üzerine bir şeyler öğrenmek, moda alanındaki işbirlikleri hakkında bilgi sahibi olmak için kullanıyorsanız, yazacağım iki hesabı muhakkak takip etmelisiniz. noonoori bir anime karakter, Joerg Zuber ise onun yaratıcısı. 31 Temmuz 2018 tarihinde, Forbes dergisinde noonoori ve yaratıcısı hakkında bir yazı yayımlandı. Günümüz iş dünyası, yeni para kazanma yöntemlerini anlamak, düşünmek açısından oldukça değerli. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Şimdi, yakın zamanda okuduğum iki kitaptan aldığım notları paylaşacağım. Her iki kitabın beni müthiş rahatlattığını söylemek isterim.

Mayıs 2018, Yalnızlığın Felsefesi, Lars Fr. H. Svendsen, Çeviren: Murat Erşen, Redingot Kitap, Şubat 2018

Cioran, Şu an yalnızım. Daha ne isterim? Daha yoğun bir mutluluk yok. Evet, sessizlik sayesinde, yalnızlığım duymanın mutluluğunu büyütüyor.

Rilke, Yalnızlığınızı sevin ve ona sebep olan acınıza hoş tınlayan yakınmalarla katlanın.

Hasret, kendimiz ile ilgilendiğimiz biri arasındaki fiziksel ve zihinsel mesafenin üstesinden gelme dileğini içerimler.

Hasret belirsiz de olabilir, birine yakın olma arzusu biçiminde açığa çıkabilir ama bu kişinin kim olabileceğine dair açık bir fikrimiz yoktur.

Thomas Wolfe, Hayatıma dair taşıdığım bütünlüklü kanaat, yalnızlığın bana ve az sayıda başka münzevi insana has nadir ve acayip bir fenomen değil, insani varoluşun merkezi ve kaçınılmaz bir gerçeği olduğu inancına dayanıyor artık. Her türden insanın anlarını, eylemlerini değil, aynı zamanda sokaklarda insan sürüsü yanınızdan geçerken durmamacasına kulaklarınızı tırmalayan sayısız küfürlü, düşmanca ve hakaret dolu, güvensiz ve tahkir edici sert sözün gösterdiği gibi, ortalama ruhun muazzam mutsuzluğunu da incelediğimizde, bence, aynı şeyden mustarip olduklarını görüyoruz. Şikayetlerinin ana kaynağı yalnızlık.

Aristofanes, Aşk konusunda ortaya koyduğu resim “her birimiz için tek doğru insan var ve bu kişiyi bulmayı başarırsak tüm problemlerimiz hallolacak.” Başka bir kişiden bizi “bütün” yapmasını beklemek doğru mu? bu ona aşırı sorumluluk yüklemek değil mi?

Haziran 2018, Politik İnceleme, Benedictus Spinoza, Çeviren: Murat Erşen, Doğu Batı Yayınları, Nisan 2018

Yıllar sonra Ankara’ya gittiğimde, yaşamımın neredeyse tamamını geçirdiğim şehir bu mu diye düşünmekten kendimi alamadım. Şehirde mutlulukla yaptığım şeylerin, bulunduğum alanların küçüldüğünü, sıkıştığını gördüm. O an kalbim de sıkıştı. Sonra şehre uzun zaman gitmedim. Kitapla ilgili notları Kuğulu Park’ın budanan ağaçları altında birini beklerken aldım.

Sanki çok sesli bir koro ile yola çıkmış gibiyim. Herkes geç kalmış, herkes heyecanlı, hemen herkes çocuklu. Çocukları toparlamak için çekişiyor, çekiştiriyor. Bu huzursuz kitle, Ankara’da havaalanından çıkınca dağıldı. Şehire giderken sessizlik hakimdi. Ertesi sabah, Şili Meydanı’ndan Kuğulu Park’a inerken, yolda benden başka kimse yoktu. Yoldan araba da geçmiyordu. Kendi kendime gülmeye başladım.

Şimdi, kitaptan notlar.

Herkes aynı şekilde ilk sırada olmak istediğinden aralarında ihtilaflar patlak verir, birbirlerini ezmeye uğraşırlar ve galip gelen kendisi için bir iyilik sağlamaktan çok rakibine verdiği zararla övünür.

Ve kuşkusuz hepsi dinin öğrettiklerine uygun olarak, her insanın hemcinsini kendisi gibi sevmek, yani başkasının hakkını kendi hakkı gibi savunmak zorunda olduğuna inanmıştır, ama bu inancın duygular üzerinde pek az iktidarı vardır.

Özgürlük gerçekte bir erdemdir. İnsan ancak doğasının yasalarına uygun olarak var olma ve eylemde bulunma gücü olduğu sürece özgürdür.

Eğer iki kişi aralarında anlaşıp güçlerini birleştirirlerse, beraber daha fazla iktidarları olacaktır ve dolayısıyla doğa üzerinde, her birinin tek başına sahip olduğundan daha fazla hakları olacaktır.

Eğer insan doğası öyle bir düzenlenmiş olsaydı da insanların en büyük arzuları kendileri için en yararlı olan şeyi istemeleri üzerine dayansaydı, dirlik, düzen ve sadakati korumak için hiçbir sanata ihtiyaç olmazdı.

*Take Notes – Not al

Garbage Bag*

Şehir ve insanı, özellikle de kadını en iyi anlatan dizi sanırım halen “Sex and The City”. Dizi, 1998 – 2004 yılları arasında 6 sezon yayınlandı. Dizi bittikten sonra devam niteliğinde iki tane film çekilmişti. Özellikle yaz ayları bazı bölümleri izlemekten kendimi alamam. Ana karakterlerden Carrie Bradshaw, donanmanın New York’a demirlediği, sonrasında denizcilerle şehirdekilerin eğlencelerinin anlatıldığı bir bölümde, hoş bir denizciyle çıkar. Dans ederler, kokteyl içerler, biraz dinlenmek üzere açık havaya çıktıklarında geri planda New York şehrinin sesini duyarız. Denizci, bu şehirde nasıl yaşadığını sorar Carrie’ye. Carrie bu soruya biraz bozulur çünkü New York onun gözdesidir.

27 Mart 2015 yılında T24 platformunda ilginç bir araştırma yayımlanmıştı. Bir atık işçisi Cihangir, Fatih, Balat ve Darüşşafaka semtlerindeki çöpler üzerinden semtlerdeki insanların yaşam biçimine dair değerlendirme yapmıştı. Epey ilginç bir yazıdır, buradan okumanızı isterim. Cihangir semtinin atıkları yedi başlıkta toplanmış ve detaylandırılmıştı. Yedi başlıktan en ilginç bulduklarım, yoğun olarak kadın giysilerinin ve eşyalarının atılması, ağırlıklı pizza yeniyor olması, alkol tüketiminde kutu bira, ucuz şarap tercih ediliyor olması, ücretsiz bülten ve mekan dergilerinin okunuyor olması, keza atılan basılı yayınların da yoğunlukla kadınlara ait olması. Son olarak, çöpten prezervatif çıkmaması.

Şimdi durup dururken neden çöp konusuna girdim değil mi? Bu yaz İstanbul kuzey yarım kürenin tamamı gibi oldukça sıcak günler geçirdi, geçiriyor. Temmuz ayında, sokaklarda yürürken, dikkatimi en çok çeken, çekinmeden sağa sola fırlatılan çöpler ve kaldırım taşlarında kalan çöp lekeleri oldu. Ortak yaşam alanlarımızda başkalarını düşünmüyor fakat kendimizi de düşünmüyoruz. İçecek atıkları, mendil, yiyecek atığı, kafe ve restoranların ince çöp torbalarına koyduğu sulu yemek, içecek atıkları. Günlük hayatımız bu görüntüler arasında geçiyor. Ne yazık ki size bu fotoğrafları göstereceğim. Beşiktaş, Kadıköy, Maçka, Akaretler, Nişantaşı civarında çekilen fotoğraflar.

*Garbage Bag – Çöp Torbası 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaz

Bu yazımı yazmaya başladığım gün, 21 Haziran, yaz dönümü, kutlu olsun. En uzun günü yaşamak, yaza merhaba demek keyiflidir. Denize uzak da olsan, dağa uzak da olsan, tabiatın canlandığı bu dönem insan kendini hafif ve heyecanlı hisseder. Öte yandan çalışmaya devam ederiz. Günlük hayat bizi yorar. Ancak şartlar ne olursa olsun, yeniliklerin peşinden gidebilmeliyiz.

Linked-in’de yazdığım bir yazıda, Woman’s Prize for Fiction ödülünden bahsetmiş, uzun liste ve kısa listelerine bakmıştım. Woman’s Prize for Fiction ödülünü Kamile Shamsie – Home Fire adlı romanıyla kazandı. Bu kitap henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Ancak yazarın iki kitabının daha önce çevrilmiş olması ve aldığı ödülü sebebiyle önümüzdeki günlerde romanı okuyabileceğimizi umut ediyorum.

Bill Gates, blogunda yaz aylarında okumak için beş kitap önerisinde bulunmuş. Bu kitaplardan biri roman, diğerleri kurmaca dışı. Şimdi Bill Gates’in bu kitapları neden önerdiğine bakalım ve öncelikle söyleyelim ki önerilen roman dışında kurmaca dışı kitapların hiçbiri Türkçe’ye çevrilmemiş.

  1. Leonardo da Vinci, Walter Isaacson – Bill Gates bu kitapta Leonardo da Vinci’nin yaşam mücadelesinin oldukça samimi bir şekilde anlatıldığını ve kendisinin bundan etkilendiğini söylüyor.
  2. Everything Happens for a Reason: and Other Lies I’ve Loved, Kate Bowler – Bill Gates bu kitabı, bir insanın yakalandığı kötü hastalıkla mücadelesindeki dürüstlük ve esprili yaklaşım için seçmiş.
  3. Lincoln in the Bardo, George Saunders – Listenin Türkçeye çevrilmiş tek kitabı bu roman. “Arafta – George Saunders” Deli Dolu Yayınları, Türkçeye çeviren: Niran Elçi, 1. Basım: Şubat 2017. Bill Gates, Saunders’ın bu romanında da diğer romanlarında olduğu gibi tarihsel metinlere gönderme yaptığını söylüyor ve romandaki geçmişe gidişlerin oldukça başarılı kurgulandığını düşünüyor.
  4. Origin Story: A Big History of Everything, David Christian – Bill Gates, insanoğlunun doğası gereği “nereden geldim?” sorusunu hep soracağını ve konuda merakının dinmeyeceğini belirtiyor. Bu kitabın bu soruya verdiği cevapları oldukça beğendiğini söylüyor.
  5. Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World – and Why Things Are Better Than You Think, Hans Rosling – Yakın zamanda hayatını kaybeden İsveçli fizikçi ve istatistikçi Hans Rosling, sağlık konusu üzerinde çalışmalar yapıyordu. 2017 yılında öldüğünde, henüz bu kitabın yazımını tamamlayamamıştı. Ölümünden sonra istatistiksel çalışmalarını ve aynı zamanda bu kitabın tamamlanma sürecini oğlu ve gelini devraldı. Factfulness, hayatı nasıl daha iyi yaşayabileceğimize dair rakamsal verileri bulabileceğimiz bir kitap. Bill Gates, oldukça zeki bir insanın hayata dair fikirlerini okuduğu için mutlu olduğunu ve bugüne kadar bu kadar iyi bir kitap okumadığını belirtiyor.

Günlük hayatımızın kalitesini artırmak için, yukarıdaki listede yer alan ve farklı alanlarda yazılmış kurmaca dışı kitaplar gibi kitapları okuyabilmemiz gerek. Peki neden hala yayınevleri ve kitapçılar bu konuda gerideler. Kurmaca dışı kitapların daha fazla çevrilmesini dileyerek yazımı bitiriyorum.

 

 

Sohbet

Sabahları meydandaki caminin avlusundan geçiyorum. Sinanpaşa Camii Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Avluya girdiğinizde o kalabalık meydanın sesi yok olur. Sadece kuş sesleri, varsa rüzgâr ya da yağıyorsa yağmurun sesini duyarsınız. Avluya bir kapıdan giriyorum, diğer kapıdan çıkıyorum. O kısa süreli sessizliği hiçbir şeye değişmem açıkçası. O sabah çıkacağım kapıdan giren bir beyefendi, “Size bir şey soracağım,” dedi. Avlunun ortasında çeşme var. Yağmurlu havalarda içinden yürüyebileceğiniz bir koridor da mevcut. Bir iki hafta önce o koridorun bir bölümünün cam paravanlarla kapatıldığını gördüm. Anlam veremedim. Sonra işte o sabah beyefendiyle karşılaştık. Bana, haklı olarak yapılan düzenlemenin bu tarihi esere yakışmadığını, kimin nasıl böyle bir karar verdiğine dair dert yandı. O sırada oralarda kimse olmadığı için soramadık.

Hildebrandt, “Yaşam ne kadar temizse düşler de o kadar temiz olacaktır,” * diyor. Burada görsel temizlikten de bahsettiğini düşünüyorum. Sosyal medyada insanların şehirlerinden paylaştıkları fotoğrafları görüyorum. Görüntü kesinlikle kablo, baz istasyon, direk, inşaat, vinç ya da uyumsuz eklemeler ile baltalanmıyor. Oysa İstanbul fotoğraflarında sadeliği yakalamak mümkün değil.

Blogdaki ikinci yazıyı düşünürken Cannes Film Festivali başladı. Festivalde ödül alan filmleri öncelikle merak ettiğimi söylemeliyim. Fırsat buldukça internet sitelerinden basın toplantılarını, fotoğraf çekimlerini izledim. Bu yıl sinema sektörü için önemli bir yıl. #metoo hareketi işlerin yapılış biçimini ve beklentileri tamamen değiştirdi. Ana yarışma jüri başkanı bu yıl Cate Blanchett idi. Jüride, zihninden nelerin geçtiğini merak ettiğim, yaptıklarına hayran olduğum Kristen Stewart‘da vardı. Sinemadan beklentiler değişti. Bir basın toplantısında gelen ilk soru, “Filmde eşinizle eşit ücret mi aldınız?” olabiliyor. Çünkü başta Hollywood olmak üzere kadın erkek çalışanların eşit ücret alması için çalışılıyor. Filmlerde, farklılıkların öne çıktığını görüyoruz, farklı yaşamlar, karakterler işleniyor. Eşitlikçi bir bakış açısı hakim, cinsiyetten etnik kimlikten bağımsız bir bakış açısı. Dünya değişiyor, bazı girişimler sayesinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyebiliyoruz.

Yakın zamanda, Lars Fr. H. Svendsen’in Yalnızlığın Felsefesi** isimli kitabını okudum. Çeviren, Murat Erşen. Bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Sizi duygularınıza yakınlaştıracak bir kitap olduğunu söylemeliyim. Kitabın içindeki referanslar, dipnotlar yeni kaynakları okumanızı, merak etmenizi sağlayacak. Aşağıda bazı alıntılar bulacaksınız.

Cioran, “Şu an yalnızım. Daha ne isterim? Daha yoğun bir mutluluk yok. Evet, sessizlik sayesinde, yalnızlığım duymanın mutluluğunu büyütüyor. 

“Hasret, kendimiz ile ilgilendiğimiz biri arasındaki fiziksel ve zihinsel mesafenin üstesinden gelme dileğini içerimler. Hasret belirsiz de olabilir, birine yakın olma arzusu biçiminde açığa çıkabilir ama bu kişinin kim olabileceğine dair açık bir fikrimiz yoktur.” 

Duygusal yaşantımız üzerinde çalışmalı ve duygusal yatkınlıklarımızı şekillendirmeliyiz. Duygular öylece verili değildir. Her bireyin kendi içinde işlediği şeylerdir. 

Aristofanes, “Her birimiz için tek bir doğru insan var ve bu kişiyi bulmayı başarırsak tüm problemlerimiz hallolacak. Başka bir kişiden bizi “bütün” yapmasını beklemek doğru mu? Bu ona aşırı sorumluluk yüklemek değil mi? Hayatımızın ihtiyaç duyduğu anlamı sağlamak başka birinin sorumluluğu olamaz. 

Düşlerin Yorumu 1, Sigmund Freud, Çeviren: Emre Kapkın, Payel Yayınları 

** Yalnızlığın Felsefesi, Lars Fr. H. Svendsen, Çeviren: Murat Erşen, Redingot Kitap 

 

 

 

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: