Haziran

Bir önceki yazıda “Yaz Düşünceleri” dedim. Uzun bir tatil öncesiydi. Hava aniden ısındı, şehir uzun tatilde biraz tenhalaştı. Bazen bu ortak tatillerde insanın alanından çıkmaması daha iyi olur. Sakinleşir, okur, düşünür, hayatını keyiflendirmek için adımlar atar. İş hayatı da hemen yanında durur. Beklentileriyle, hayallerden uzaklaştırmasıyla, değersizleştirmesiyle. Girişimci bir bakış açısı geliştirmek artık çok daha önemli. Klasik yöntemlerle sevdiğin bir hayatı kurmak gittikçe zorlaşıyor. Bu konuda Amerika başkadır. Her fikir bir iş girişimine dönüşebilir ve sana para kazandırabilir. Peki buralarda ne yapmalıyız. Düşünmeye çok zaman ayırmalıyız. Okumalıyız ve araştırmalıyız. Çalışması keyifli günlük işler bulmalıyız.

İstanbul güzellikleriyle birlikte zor bir şehir. Son zamanlarda şehrin merkezinde, Taksim, Pera, Beşiktaş civarında bir terasa çıktıysanız, dört tarafın nasıl gökdelenler ve beton ile çevrili olduğunu görürsünüz. Pera’dan Eyüp’e, Haliç’e baktığınızda yeşil bir alan olmadığı gibi gün boyu nemden yanmış, buharlaşmaya yakın bir manzara karşılar sizi.

Geçen akşam ilginç olabilecek bir söyleşiye gittik. Hat – Koç Üniversitesi, bir Avrupa Birliği projesi kapsamında Akdenizli Yazarların Gözünden İstanbul başlığıyla söyleşiler organize ediyor. 20 Haziran akşam üzeri, Pierre Loti ve Aziyade başlıklı etkinliğe gittim. Etkinlik saat 18.30’da başladı. Ne yazık ki verilen çay kahve arasında kaçtım. Bu tür etkinlikler herkese açık olduğu için akademik dil kullanımı konunun heyecanla ele alınmasını engelliyor. Canlı, hoş bir sohbet dönmüyor ve dinleyiciler katılımcı olamıyor. Sabredip bekleseydim eminim sonunda bir soru cevap gerçekleştirilecekti ve aslında aklımda soru oluşmuştu. Ancak bekleyemedim. Zaten soru cevap bölümüne geçildiğinde eminim birileri kendi deneyimlerini anlatacak ve soru sorma süresi uzayacaktı. Çıktıktan sonra Pera’da yürüdüm ve bir otelin terasında oturdum, düşündüm. Uzaktan korna, ambulans ve neye karşı olduğunu anlamadığım protesto sesleri geliyordu. İstanbul’da sakinleşebildiğin bir köşe var mı? Tamamen sessizliğe gömüldüğün ve okuduğun, düşündüğün. Eğer varsa bana yaz. Bahsettiğim söyleşi İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde gerçekleşti. Burası aynı zamanda Koç Üniversitesi’ne bağlı bir kütüphane. Burada hem araştırma yapabilir hem de çalışabilirsiniz. Pera’nın kıymetli mekânlarından biri, orada zaman geçirmeye karar verdim.

Uzun bayram tatilinde Şule Gürbüz’ün nefis kitaplarıyla tanıştım. “Öyle Miymiş?” isimli kitabı başa dönerek tekrar okumak üzere okuyorum.

Reklamlar

Summer Thoughts*

Yaz mevsimine kavuştuk. Peki yazdan ne bekleriz. Şehirde akşam sefaları, açık hava konserleri, sabah veya akşam serininde yürüyüşler, park oturmaları, keyifli zaman, açık hava sohbetleri. Mümkünse denize girebilmek, belki havuza girmek. İstanbul’da yaşıyoruz, Boğaz’da tekne, sandal ile gezmek. Denize girmek mi? Ups! İstanbul’da deniz epey kirli değil mi?

Çalışan insanın tatili sayılı güne sıkışır. 2000’li yılların başında her şey dahil tatil modeli moda oldu. Antalya bölgesi dışında Ege’de de bu tür tatil tercih ediliyordu. Pansiyona gitmek ya da bir butik otelde kalmak tercih edilmemeye başlandı. Çünkü, dışarıda yemek, içecek almak çok daha pahalıya gelmeye başlamıştı. İnsanlar her şey dahil tatilleri taksitlendirerek satın almaya başladı.  Bu sistem, yerel lezzetlere ulaşmayı engelledi. Yemekler sıradanlaştı, market ürünleri tüketilmeye başlandı. Tatil ise resmen gürültüyle geçiyordu. Kalabalık, eğlenmeye çabalayan insanın gürültüsü. İşte o sırada imdada komşu Doğu Avrupa ülkeleri yetişti. Schengen vizesine gerek yoktu, hâlâ kendi para birimini kullanan ülkeler vardı ve TL daha değerliydi. İnsanlar bu ülkelere seyahat edince, yeniden lezzetle tanıştılar, sessizliğin sesinde dinlendiler, tahrip edilmemiş doğa ile buluştular. Samanyolunu gördüler. Özgürce tatil yapmayı özlediklerini fark ettiler.

İçinde olduğumuz çağda işbirliği çok önemli. Bilgiyi bütünleştirmek, girişimci gibi düşünmek gerek. Sanat, edebiyat dahil her alanda girişimci olabiliriz. Ama ne yazık ki eğitimimiz bizi girişimci olmaktan çok, bir yapının içinde işlemeye, çalışmaya yönlendiriyor. Oysa bu seçenek sürdürülebilir değil. Pek çoğumuz işsiz kalma korkusuyla hayatımızda değişiklik yapamıyoruz. Oysa yetenekler, beceriler, lider olma kapasitesi, yeni fikirler bekliyor ortaya çıkmak için.

18 Mayıs 2019’da Zeynep Sarhan, Cihat Duman’ın ilk romanı “Olay Beyoğlu’nda Geçiyor“dan hareketle çektiği kısa belgeseli Robinson Crusoe Salt Beyoğlu’nda gösterdi. “Olay Nerede Geçiyor“, hem bizi buluşturdu hem de yeniden Olay Beyoğlu’nda Geçiyor’u konuşmamızı sağladı. Güzel bir gündü. Dilerim daha çok yaşarız böyle günleri.

Summer Thoughts* Yaz Düşünceleri 

Dream

Birkaç gün önce ilginç bir rüya gördüm. Gece geç saatte Beşiktaş’tayım. Etraf aşırı sessiz, çünkü ne insan ne de araç var sokakta. Sadece bazı sokakların girişinde polis olduğu dikkatimi çekiyor. Tedirgin oluyorum, eve nasıl gideceğimi düşünmeye başlıyorum. Araç bulmam mümkün değil, sokaklarda tek başına yürümek de beni korkutuyor. Rüyayı gün içinde hatırladım. Freud’un Düşlerin Yorumu 1 kitabını birkaç defa okudum. “Bir düşün ilk işareti, yer ve zamandan bağımsızlığıdır, yani öznenin, olayların yersel ve zamansal dizisi içinde yer aldığı konumdan özgür bir temsil olgusudur.” Bu rüya, içinde olduğum zamanda geçiyordu. “Düşlerde, günlük yaşam, zahmetleri ve hazları, sevinçleri ve acıları ile asla yinelenmez. Tersine düşlerin başlıca amacı bizi onlardan arındırmaktır.” Demek ki bu rüyada günlük hayatın daralmalarından tam olarak kurtulamamışım. Belki de, uykum olması gerektiği kadar kaliteli değil. İki yıldır okuduğum kurmaca dışı kitaplardan notlar alıyorum. Daha sonra bu notları, farklı bir kitap okur gibi okuyorum. Bazılarını paylaşmak istiyorum.

Montaigne tek başınalığın her yerde elde edilebileceğini söyler. Kentlerin göbeğinde veya kralların sarayında. Ayrıca tek başınalığın gençliktense yaşlılığa daha uygun olduğuna ve bir insanın başkaları için o kadar yaşadıktan sonra ömrünün son bölümünü kendisi için yaşamayı hak ettiğine inanır. Yalnızlığın Felsefesi, Lars Fr. H. Svendsen, Çeviri: Murat Erşen, Redingot Kitap

Aristofanes, her birimiz için tek bir doğru insan var ve bu kişiyi bulmayı başarırsak tüm problemlerimiz hallolacak. Başka bir kişiden bizi “bütün” yapmasını beklemek doğru mu? Bu ona aşırı sorumluluk yüklemek değil mi? Hayatımızın ihtiyaç duyduğu anlamı sağlamak başka birinin sorumluluğu olamaz. Yalnızlığın Felsefesi, Lars Fr. H. Svendsen, Çeviri: Murat Erşen, Redingot Kitap

72. Cannes Film Festivali Jim Jarmusch’un The Dead Don’t Die isimli filmi ile açıldı. Bu yıl yarışma seçkisi çok güçlü. Ana yarışma ve yan bölümlerin jüri yapısı ilgi çekiyor. Basın toplantılarını dinleyerek yaratıcıların kendilerini nasıl besledikleri konusunda motive oluyorum. Ayrıca kıyafetlere, mücevherlere bakıyorum, kırmızı halı fotoğraflarına bakıyorum.

Killing Eve’in 2. sezonu epey etkili. İzlemediyseniz bu diziyi muhakkak öneriyorum. Ve gelelim şu Podcast meselesine. Podcast yeni radyo alışkanlığımız olabilir mi? Düşünelim. Yakın zamanda farkına vardığım ve zihin açıcı podcast serilerinden biri “Women in Motion”. Kering tarafından finanse ediliyor ve beş yıldan bu yana Cannes Film Festivali tarafından destekleniyor. Son günlerde Game of Thrones konuştuğumuz için Emilia Clarke’ın katıldığı şu bölümü dinleyelim. Women in Motion Emilia Clarke

Toplumumuzda genellikle gençlerden şikayet edilir. Bunu hiçbir zaman anlayamadım. Bence genç bireylere alan açmak, onlarla günlük hayata dair konuşmak, tartışmak, bakış açılarını anlamak gerekiyor. Emilia Clarke’ı dinleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız. 

 

Roman

Barış Bıçakçı’nın “Tarihi Kırıntılar” isimli son romanı Mart ayı başında çıktı. Cihat Duman’ın roman üzerine yazdığı yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Okuduğum kurmaca eserlerde, karakterler üzerine düşünüyorum. Aynı şeyi dizi izlerken de yapıyorum. Karakter yanımda olsa acaba anlaşabilir miydik, birlikte yüzmeye gider miydik ya da hoşlanır mıydık birbirimizden diye düşünüyorum. Yaşlandıkça geride bıraktığımız insanlar var. Bazıları bir dönem sıkı dostumuz da olmuştur. Sonra bir gün gelir, beraber devam edilemez olur. “Tarihi Kırıntılar” romanında bu karakterleri gördüm. Kendini önde tutan, her şeye kendi üzerinden bakan. Roman sıklıkla Yıldız Tilbe’nin şarkısındaki sözlerini aklıma getirdi, “Kendimden çıktım yola, bir yere varamadım.”

Yurt dışında yayınlanan kitaplardan oluşturulan listelerde kadın yazarlara, farklı karakterlerle kurmaca eserini kuran yazarlara epey yer ayrılıyor artık. Kendimizi dünyaya ait hissetmek de biraz böyle oluyor bence. Seyahat etmek gibi. Korumalı alanlardan çıkmak, yol almak, gölgemizle yakın temasta kalmak. Bizi bizden uzaklaştıracak etkenleri geride bırakmak. Açılmak, zamanı sıkı sıkı takip etmek. Sınırlarımızı aşmak.

11 Nisan tarihinde uzaydaki kara deliğin fotoğrafları yayınlandı. İşte sosyal medyanın gücü. Fotoğraflar yayınlandıktan birkaç dakika sonra zaman tünelimize düştü. Dilerim takip ettiğiniz kaynaklar görmenize müsaade etti.

15 Nisan tarihinde ise Paris Notre Dame katedralinde büyük bir yangın çıktı. Çok acı, çok üzücü. Bakmak zor. Olayın ertesinde başta Fransız varlıklı aileler ve markalar olmak üzere, bireyler, müzeler işbirliği teklifinde bulunan paylaşımlar yaptılar. Katedralin sağlıklı bir şekilde onarılması için para toparlanmaya başladı. Çünkü Paris, Paris’te yaşamasak da dünyaya ait bir şehir. İstanbul gibi. Bu konuda biraz düşünelim.

Bu aralar, Redingot Yayınları tarafından basılan, Murat Erşen’in çevirisini yaptığı, Yolculuğa Övgü – Michel Onfray, isimli kitabı okuyorum.

Bir alıntıyla bitireyim, “Kendimizi sağaltmak için değil kendimizi zorluklara alıştırmak, güçlendirmek, daha incelikle hissetmek ve bilmek için yolculuk ederiz. Yabancı bir yerde, kendimiz için asla yabancı değilizdir, aksine gölgemize en yakın, en yapışık haldeyizdir. Kendimizle yüz yüzeyken, kendimizi görmeye değilse de hiç olmadığı kadar kendimize bakmaya mecbur oluruz, ağırlık merkezimize en derin biçimde dalarız çünkü başkası zorunlu varlığımızı oyalamak için orada değildir.” sf.78

Baharın tadını çıkaralım.

Merak

29 Mart 2019 Cuma akşamı açılışı gerçekleşti. Sergi mekânı, Studio X İstanbul, “Birbirimizi Hak Edecek Kadar Kötüyüz”, şair Cihat Duman ve sanatçı Memed Erdener’in ortak çalışması. Açılıştan bir hafta sonra, Cumartesi günü, yeniden gezdim. Kimse yoktu. Giriş ücretsiz, ulaşım kolay, serginin ismi merak uyandırıyor, hava ılık, mevsim bahar. Peki sanata kapı açan bu mekânlara neden kimse uğramıyor? Kendinizle baş başa kalmak istiyor musunuz? Lütfen kaçırmayın.

Son zamanlarda herkes ne kadar yoğun olduğunu anlatıyor. İş yoğunluğu, çoluk çocuk yoğunluğu, ev işi yoğunluğu. Belki kimisinde de sosyal hayat yoğunluğu. Eğer birisi için çalışıyorsak, kapısından çıktıktan sonra zamanımızı teslim etmemeliyiz. Bu teslimiyetin bir karşılığı yok çünkü. O iş ile var olmuş değiliz. Kendimize, içimize kulak vermeliyiz.

Tekrar sergiye dönersem, eserlere dair detay vermeyeceğim. Sergi kitapçığını almanızı öneririm. Arşivinizde bulunmalı. İşbirlikleri bana umut veriyor. İçinde olduğumuz zaman bencilliği körüklüyor gibi görünse de aslında işbirliklerinin kazanca dönüştüğü bir zamandayız. Sosyal medya üzerinden gelir elde eden sosyal medya girişimcileri (Türkiye’de örneği yok) bu mantıkla para kazanıyor. Bu sergide filizlenen işbirliğinin de yeni fikirleri doğuracağına eminim. Dilerim kaçırmam, denk gelirim, hatta bir adım ileri götürüyorum, kenarından destek veririm.

29 Mart günü Agnés Varda öldü. Hep aklımızda, kalbimizde olacak. JR’ın 4 Nisan tarihinde TIME‘da yayınlanan yazısını okumanızı öneririm. Günlük ilişkilerde, iş hayatında ya da partner seçerken ziyadesiyle kriter peşinde koşmaya güdülenmiş bir toplumun üyesi olarak bu şahane dostluk ve iş arkadaşlığını ilk gördüğüm andan itibaren nasıl etkilendiğimi anlatamam. Aklıma sosyal medya paylaşımları, seyahatleri, Varda’nın gerçek boyundaki karton maketi geliyor. Önce tebessüm ediyorum, gülüyorum, sonra gözüm doluyor.

Nisan ayı yağmursuz, soğuk geldi. Ağaçlarda tomurcukları görüyoruz. Doğa uyanıyor ve bu uyanış içimize yansıyor. Elbette şu eksik, bu yok gibi, neden böyle gibi keyifsiz düşünceler geliyordur kafamıza, gelsin ki geçip gitmesine izin verelim. Deneyimlediğimiz her an kıymetli değil mi? Unutmayalım. Merak edelim. Araştıralım, peşinden gidelim.

OBG, City and Municipality

4 Mart 2019, Prodigy grubunun solisti Keith Flint evinde ölü bulundu.

4 Mart 2019, Women’s Prize Long List açıklandı. Listeye giren kitapları buraya yazmıyorum. Listedeki hiçbir kitap henüz Türkçeye çevrilmemiş, bazı yazarların eski kitapları çevrilmiş olsa da nedense yayınevleri aynı yazarla devam etmek istememiş. Belki de yeterince satış olmadığındandır. Lakin dünyada her meslek grubunda kadın erkek eşitliği sağlanmaya çalışılırken yayınevlerinin ısrarla erkek yazarların kitaplarına ilgi göstermesi doğru değil bana göre. Elbette kitapların bir kısmını İngilizce baskısından okumak mümkün de neyi bekliyorsunuz ki?

4 Mart 2019, Luke Perry geçirdiği ağır kalp krizi sonucu öldü. Luke Perry, benim gibi pek çok kişinin ilk TV aşkıdır. Yakışıklı, serseri, romantik. Üzüldük.

Cihat Duman’ın ilk romanı “Olay Beyoğlu’nda Geçiyor” 23 Mart 2018 tarihinde raflarda yerini almıştı. O akşam şair, Beyoğlu’nda arkadaşları ve okurlarıyla romanını kutlamış hatta imzalamıştı. Ben de kenarından bu kutlamaya dahil olmuştum. Cihat Duman’ın şiirlerini, yazılarını defalarca okurum. Açıkçası derinine yeni yeni inebiliyorum.

“Olay Beyoğlu’nda Geçiyor” romanında karakterler çok net, canlı, sokakta, yanımızda. O kadar iyi tanıyoruz ki, ne renk gömlek giyindiğini söyleyebiliriz. Beyoğlu’na çıkınca biriyle karşılaşabiliriz. Mekânlar belirli, şehrin sesi arkada, yemeğin tadı damakta. Sanırım tül perde arkasında sadece kendi gerçekliğiyle yaşayan, hayatı kendi çemberinden okuyan karakter bana yetmiyor.

15 Mart 2019, Avrupa’da gençler, iklim değişikliğine dikkat çekmek için okullarını astılar. Twitter’da #FridaysForFuture hashtagi altında yüzlerce fotoğraf paylaşıldı. O gün Sinek Sekiz Yayınları’ndan basılan “Bizim Dünyamız”ı elime aldım. Thich Nhat Hanh şöyle demiş, “Yine de biz, sanki günlük hayatlarımızın dünyanın bu haliyle bir ilgisi yokmuşçasına yaşamaya devam ediyoruz.”

Dilindeki denge, heyecan, bakış için Cihat Duman’a buradan teşekkürlerimi gönderiyorum. Karakterlerin günlük hayatını, sokağın, dünyanın gerçekleriyle ilişkilendirdiği için, böyle bir anlatımı tercih ettiği için kendisine selam gönderiyorum. Sokak dedik, mekân dedik, ses dedik, alıntılayarak hatırlayalım.

“…; caddede sağa sola bakarak duvarları yıkıp geçen hilti sesleri eşliğinde yürüdü.” sf.6

“Arkadan, sahil tarafından, denize çakılan demir kazıklara çarpan dev gürzün ritmik ve tok sesi geliyordu.” sf.11

” Gece olmasına aldırmadan greyder sesleri geliyordu. Tarlabaşı Bulvarı boyunca uzayan sokaklara giren kentsel dönüşüm alanından.” sf.19

“İnşaattan gelen balyoz sesinden ürperince kulaklığını unutmuş olduğunu fark etti.” sf.57

“Beyoğlu’ndaki altyapının yetersizliğinden kaynaklı kaldırım altı su birikintilerinden sıçrayacak sulardan korunmak için yeri okşayarak ilerliyordu.” sf.119

“Galatarasay meydanındaki çöp birikintisine atlamak istedi.” sf.121

“Yeni takılan güvenlik kameralarına, kameraların takıldığı direklerin dibine betondan yapılan desteklere bakıyor. Belediye temizlik işçisi bira kapaklarını faraşa süpürüyor.” sf.150

Nice yıllara Olay Beyoğlu’nda Geçiyor.

OBG – Olay Beyoğlu’nda Geçiyor

City – Şehir

Municipality – Belediye

Probably Me*

Hayat akıyor. Akış günden güne hızlanıyor. Peki bu süreçte kendimizi tanımak için yeterince zaman ayırıyor muyuz? Yoksa günlük hayatın gereklilikleriyle kendimizden uzaklaşıyor muyuz?

Marie Forleo bir söyleşisinde, geleneksel olarak bizden her zaman bir şeyi iyi yapmamızın beklendiğini söylüyor. İyi bir eğitim, iyi bir iş, iyi bir evlilik ve “sonsuza dek mutlu oldular.” İyi eğitim bizi yaşam boyu mutlu edecek, ekonomik refaha kavuşturacak ve hayallerimizi yaklaştıracak fırsatları önümüze getiremeyebilir. Üniversite eğitiminin yetersiz olduğuna inanıyor yüksek lisans yapmaya başlıyoruz bu durumda. Yine de “iyi bir iş” bulamıyoruz. Güvendeyiz diye sıkıca sarıldığımız iş ortamında mobing’e maruz kalıyoruz. Ummadığımız bir zamanda işten ayrılmamız gerekiyor.

Bir paragraflık bu yazıda gerçek anlamda “ben” nerede? Yok. Kimiz ve gerçekten ne istiyoruz. Neleri yapmayı seviyoruz veya sevmiyoruz. Nasıl bir iş, nasıl bir ev bizi mutlu eder. Partnerimizle nasıl bir hayat yaşamak isteriz. Çocuk yetiştirmek istiyor muyuz? Büyük şehirin kaosundan kaçmak, bir sahil kasabasına yerleşmek, tarla ile ilgilenmek mi hayalimiz? Yoksa hayaller de sosyal medyada prim yapan imajlardan mı ibaret?

Neredeyse yirmi yıllık bir evlilik. İki çocuk. O gün kadının doğum günü, adam sabah İnstagram hesabına karısıyla bir tarihte bir Yunan adasında çektirdiği bir fotoğrafı koymuş ve altına övgüler yerleştirmiş. Kadın fotoğrafa kalp emojisi ile yanıt vermiş. 

O fotoğrafın sosyal medya hesabına atıldığı saatlerde, kadın ve adam evlerinde kahvaltı ediyor olmalı. Çocuklar da okula hazırlanıyordur. Tatlı sabah telaşı sürerken anneye sarılır ve doğum gününü kutlar aile fertleri, diye düşünüyorum. Peki sosyal medyaya o fotoğrafı yüklemenin anlamı nedir? Kendimizi tanıma süreci hayat boyu devam ediyorsa, bu paylaşımın kendini tanıma yolundaki önemi nedir? Ya da acaba sosyal medya hesaplarımızda daha fazla kendimizden bahsederek mi kendimize ulaşıyoruz? O hesaptan paylaşım yapan gerçek ben olabilir mi? “Ben” diye başlayan her cümlem gerçekten benimle mi ilgili?

Yuval Noah Harari, bir söyleşisinde şunları anlattı, “günümüzde sadece şu iki bilgiye ihtiyacımız var. Data – insan bedeni ve beyniyle ilgili – ve bilgisayar programı. Data ve bilgisayar programı aracılığıyla oluşturulan algoritmalar sayesinde beni benden daha iyi tanıyan bir sistem oluşur ve bana mutlu olmam için öneriler sunmaya başlar.” 

Bu söyleşiyi dinlediğim sırada, bazı finans ve sağlık uygulamaları üzerinden kişisel verilerinize ulaşıldığı ve bu verilerin satıldığı haberi konuşulmaya başlandı. Çevremde pek çok kişi finans uygulamalarını parasını daha iyi yönetmek, sağlık uygulamalarını kullananlar ise gerek günlük aktivitelerini, su, vitamin, protein tüketimlerini takip etmek gerekse mevcut sağlık sisteminin bireyi bir bütün olarak görememesinin eksikliğini kapatmak için kullanıyor. Oysa demir eksikliği sana Google’da bir makale araştırırken bir ilaç reklamı ya da başka bir dikkat çeken unsur olarak dönüyor.

Yaşadığımız dönem böyle bir dönem. Lakin bu kadar çok veriye, bilgiye, görsel yoğunluğa maruz kalsak da, her gün kendimize ayıracağımız kısa sessizlikler bizi içinde olduğumuz zamana döndürebilir. İşte o sırada hayal kurabilir, yaratıcı fikirlere alan açabiliriz. Sevdiklerimize sevgimizi gönderebiliriz. Neticede gökyüzünde bakışımız kesişmiyor mu?

*probably me – galiba ben 

Dream*

17 Kasım 2017 tarihinde not almışım.

17 Kasım 2015 – bugünden tam iki yıl önce Karl Ove Knausgaard’ın The New Yorker dergisinde Vanishing Point isimli bir makalesi yayımlanmıştı.

Vanishing Point – ufuk çizgisi olarak dilimize çevrilebilir. Farklı noktalardan uzağa baktığımızda bakışımız ufuk çizgisinde birleşir. Günümüz koşullarında bulunduğumuz noktadan bir başka yere gitmek zor değil. Karl Ove Knausgaard yazının başında sabaha karşı evinde, masasında oturduğunu söylüyor ve sabahı tasvir ediyor. Şimdi masamdan kalksam ne kadar sonra Berlin’de olurum sorusunu soruyor ve yolu anlatıyor. Şimdi, İstanbul’da bulunduğumuz yerden yola çıksak, öğleden sonra bir uçağa atlasak, akşam yemeğini Berlin’de yer hatta saat farkından dolayı iki saat kazanırız.

“İmgelere erişmek de geçmişe göre kolay.” Her türlü imgeye erişmekten bahsediyor burada yazar. Dünyanın bir yerinde süren bir savaş, deprem, uçak kazası, terör eylemi, açlık, zenginlikle ilgili bir görsel kısa süre sonra sizin önünüze gelecektir. Şimdiki zamanda yaşadığımız görsel bombardıman. Üstelik tam da burada gündelik hayatı yaşamaya çalışırken. Kahve hazırlarken, evi toplarken, yemeği kaldırırken. Çoğunlukla bu gerçeklikten kendimizi korumaya çalışıyoruz diyor yazar. En azından kendisinin böyle yaptığını söylüyor. Belki bizler de yapıyoruz ama sonra bir bakıyoruz uzaklaşmaya çalıştığımız bir görsel hemen önümüzde. Sosyal medyayı ilk açtığımızda onunla karşılaşabiliyoruz.

Ocak ayı içerisinde bir bestseller kitap okudum. Bestseller okumayı seviyorum. Güne dair farklı bir bakış sunuyor. Takıntılarından koparıyor, dürtüyor seni.

Sonrasında Yapı Kredi Yayınları sayesinde Jean Louis Fournier, Otopsim isimli romanı okudum. Bir süre adı, yaratıcı yazarlık olan, okumak yazmak olan kurslara devam ettim. Bu kursların faydasını, zararını kişi kendini tanıdıkça anlıyor. Bana en büyük faydası, neyin uzağında durmam gerektiğini göstermesi oldu. Ne kadar çok tercih ediliyorsa o kadar sorgulamamı sağladı. Farklı olanı aradım, bulmayı öğrendim. Kurmaca dışı okumalarımı artırdım.

Twitter’da bir yayınevi, Can Yayınları, #HerkesinOkumasıGereken5Kitap diye bir hashtag açmıştı geçenlerde. Bu soruya ben de yanıt verdim kendimce. Sonra aklıma yanıtları taramak geldi. Görebildiğim 258 yanıttan, 45 tanesinde 1984 isimli roman, 18 tanesinde Saatleri Ayarlama Enstitüsü öneriliyordu. Yayınevi bu veriyi nasıl kullanacak göreceğiz. Ancak bazı kitapların bir sonraki baskıyı yapacağı kesin.

Moda haftaları dolu dizgin devam ederken, dikkatimi çeken iki durumu yazayım. Beğenerek takip ettiğim moda blogger Caro Daur, moda ayı seyahatlerinin organizasyonunda kendisine yardımcı olacak bir asistan aradığını duyurdu İnstagram hesabında. Kısaca görev tanımını yazdı ve sorduğu üç, dört sorunun video ile yanıtlanmasını istedi. E-mail adresini verdi. İş ilanına başvuru yağdı. Kısa süre içinde Caro Daur, maillerle başa çıkamayacağını söyledi ve özür diledi.

New York Moda Haftası #NYFW sırasında gerçekleşen bir mayo defilesi herhalde müthiş ilgi çekti. Chromat, podyumda herkese alan yarattı. Engelli, kilolu, selüliti var, trans demedi rengarenk yürüttü podyumda. Şov epey ilgi gördü. Bloggerlar geniş yer ayırdılar. Defilenin alttan alta Victoria’s Secret şovlarını eleştirdiği de konuşuldu.

Bu ara biraz Lacan, biraz Freud okuyarak, notlar alarak ilerliyorum. Yazıyı “Otopsim”den bir alıntıyla bitireyim. Jean Louis Fournier’in kısa, derin yazımına hayranım. Çeviri için Aysel Bora’ya teşekkürler.

“Asla karşı karşıya gelmemiş, birbiriyle toslaşan kelimeler, bu çarpışmadan çakmaktaşı misali kıvılcımlar yükselir.”

Otopsim, Jean Louis Fournier, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2019, Çeviren: Aysel Bora

* dream: hayal

Venezia

Venedik’te çocuk büyütmek zor. Yaşlı, sakat olmak da kolay değil. Evden çıkınca hemen bir araca atlamak mümkün değil. Taksi bulmak için daha geniş kanala doğru yürümen gerek. Her işin kayığı, teknesi farklı. Çöp konteynırı taşıyan tekneler, mal taşıyan tekneler, balıkçı tekneleri, şehir içi ulaşımı sağlayan vaporetto, taksi, özel tekneler. Günlük hayat hareketli, tatlı bir sessizlikte konuşmalar, sohbetler, ağır aheste yürüyüşler. Kanal kenarında sebze meyve satan pazar tekneleri. Venedik’in etrafında kurulduğu Rialto Mercato. Şehrin insanı sarmalamasına bayılıyorum. Bir kahvede kapuçino, birkaç saat sonra diğerinde prosecco*. Hava karardığında ara sokaklardaki karşılaşmalar. Gizem.

Yeni yıl girdiğinde elimde bir bestseller kitap vardı. Jen Sincero – Para Kazanmak Senin Elinde. Para, sahip olmayı çok istememize rağmen, sahipliğine dair en fazla endişe duyduğumuz şey. Çoğumuz, paranın doğal yollarla erişilebilir olduğuna inanmıyoruz. Çok çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz ya da doğuştan paralı olmamız gerektiğini. Bunları ben söylemiyorum Jen Sincero söylüyor. Kendisi de 40 yaşından sonra gelir düzeyini yükseltebilmiş biri. Bakın neler demiş kitabında.

“Seks yapmak ve para kazanmak söz konusu olduğunda, ne yaptığınızı bilmek ve bu konuda çok iyi olmak zorundasınız. Ama kimse size bir şey öğretmez!” sf. 10

Ne kadar doğru. İyi bir eğitim almalı, iyi bir iş bulmalı, birkaç dil öğrenmeliyiz. Peki bütün bunları gerçekleştirmek, yaşam boyu iyi para kazanmamızı sağlayabilir mi?

“Vasat olanı rasyonelleştirmek için harcanan zaman, muhteşem olanı yaratmak için kullanılmalıdır.” sf. 14 

“Herkes bu gezegene eşsiz arzular, yetenekler ve becerilerle gelir. Yaşamda yol alırken görevimiz sizinkilerin ne olduğunu, keşfetmek, onları büyütmek, kendinizin en özgün, en neşeli ve en muhteşem versiyonunu oluşturmaktır.” sf.23 

Bana epey doğru geldi bu söylenenler. Yaşadıkça kendimizi tanıyoruz ve isteklerimiz, hayallerimiz şekilleniyor. Öğrenim çağında hedefi vurmak herkes için geçerli değil.  Zamana, sürekli öğrenmeye, denemeye, kendimizi keşfetmeye ihtiyacımız var. Derine inmeli, içimizdeki sesi dinlemeliyiz.

#killingeve yakın zamanda izlediğim dizilerden biri. Sandra Oh, ilk defa Gray’s Anatomy dizisinde karşıma çıkmıştı. Yıl 2009 olmalı, oldukça kötü bir düşmeden dolayı sağ dizimde ödem oluşmuştu. Dışarıda mümkün olduğunca az zaman geçiriyor eve dönüp ayağımı uzatıyordum. İyileşme döneminde Gray’s Anatomy kurtarıcım oldu diyebilirim. Lakin epey kilo aldığımı da itiraf etmem gerek. Tam on yıl sonra Sandra Oh, şahane bir oyunculukla yeniden karşıma çıktı. Büyülendim. İzleyin derim.

Sandra Oh üzerinden, yaşlanmak üzerine de birkaç kelime etmeli. Yüzde oluşan çizgiler, ciltteki benekler, zaman zaman gelen ağrılar, değişim, hayatın parçası. Onlara sarılmak, keyifle yaşamak, üzerini örtmemek gerekiyor. Saf, sade olandan uzaklaşmadan mutlulukla.

*prosecco – bir çeşit İtalyan beyaz şarabı 

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: