Summer*

 

“Bu boyoz mu?” diye sordu cep telefonunun kamerasını yaklaştırarak.

“Hayır,” dedi fırında çalışan genç adam. Bu diyalog Sığacık kale içinde, sokakta geçti. Günlerden Cumartesi, aylardan Eylül. Esintili, tatlı bir sıcak var. Hafta sonu bolca turist gelmiş. Gözleme yapan dükkânlar açılmış, kabak çiçeği dolmaları tencere içinde kapı önüne konmuş. Belli ki mahalle ahalisi hafta sonu turist ağırlayarak para kazanacak. Kale içindeki evler çok kıymetli, küçük, beyaz boyalı, panjurlu, kiminin önünde begonvil, kiminde kauçuk, hepsi fotojenik. Bazıları bakımlı, bazıları biraz eski, pek çoğunun iç avlusu kafe haline getirilmiş. Evin içinden avluya çıkıyor, ağacın altına oturuyorsun. Hayır ağaç hemen yanında değil, yapraklarının altındasın. İşin garibi Sığacık’ın içinden denize giremiyorsun. Epey büyük ve lüks teknelerin demirlediği marinanın dışında balıkçı ve gezi motorlarının bağlı olduğu küçük bir limanı var. Deniz doldurulmuş, epey geniş bir yol geçiyor sahilden, işte bu sebeple bir kumsal yok, plaj yok.

“Plaj, 5 km. ilerde. Minibüsle gidebilirsiniz.” Halk plajına minibüsle ulaşıyoruz. Şansımıza o hafta poyraz esiyor. Deniz çok dalgalı. Dalga, yüzmek için sorun değil ancak bu bölgenin suyu çok soğuk. Ne suya ne rüzgâra alışabiliyorsun.

“Şu ilerdeki beach’in arkası kayalık olduğundan rüzgârı kesiyor. Orada su daha sakin isterseniz fiyatını sorun.” Kısa süreli tatilin neredeyse tamamında hava rüzgârlı olunca beach’i denemeye karar veriyoruz. Kalabalık değil, az sayıda yabancı turist var. Giriş ücretli, ücrete bir içecek dahil. Hava rüzgârlı olunca insan uzun saatler kumsalda kalamıyor. Bu sebeple sıkı bir kahvaltı sonrası dört beş saat geçirmek üzere üç gün beach’e gidiyoruz. Mekânda yazdan kalma bir yorgunluk var. Kirlenmiş şezlonglar, kırık tahtalar, uzun zamandır temizlik görmemiş tuvalet. Tuvalet konusunda işletmeyi uyarıyoruz. Şaşırmış gibi yapıyorlar, elemanların azaldığını söylüyorlar, temizliyorlar. Sığacık’ın olayı balık. Balık bol ve ucuz olduğu söylenebilir. Ege denizi balıkları farklı. O sırada barbunya ve sardalya boldu. İstanbul’da özlediğimiz midye boldu, lezzetliydi. Fiyat politikası ise sabit değildi. Barbunyanın fiyatı biz oradayken arttı. Kaldığımız otelde sabah kahvaltıları özenle hazırlanıyordu, lezzetliydi. Denize karşı kahvaltı etmenin tadına doyulmuyor. İstanbul bu bakımdan bizi pek tatmin edemiyor ne yapsın.

Peki Sığacık gerçekten sessiz mi? Yoğun yaz sezonu kapandığı için evet. Fakat gerçekte hayır. Çünkü bu küçük liman mahallesini denizi doldurarak yapılan sahil yolu çevreliyor. Buradan da sürekli araba geçiyor. Sığacık’a İzmir’den ulaşım hem kolay hem zor. Bu sebeple insanlar çoğunlukla özel arabalarıyla geliyorlar. E peki bunca araba arasında sessizlikten bahsedilebilir mi? Hayır. Lakin merkezden ayrılıp Teos antik kentine döndüğünüzde yani merkezden on dakikalık mesafede zeytin ağaçlarının altında o sessizliği buluyorsunuz. Teos antik kentinin bulunduğu bölge sit alanı. Bu sebeple etrafta yapılaşma yok. Oldukça geniş arazide antik kent kazı çalışmaları devam ediyor. Ziyaretçiler, kazı alanının etrafında dolaşarak hem araziyi hem de antik kentin bir bölümünü görme şansını buluyor. Arazi zeytin ağaçlarıyla kaplı. Farklı kuş türlerinin de evi. Sadece bir noktada duydum kuşlardan birinin ötüşünü. Rüzgâr o gün hafiflemişti.

*summer – yaz – tureng sözlük

Reklamlar

This and That*

Geçen yıl biterken, Linked-in hesabımda şu yazıyı paylaşmıştım, Yıl 2017. Bu yazı, biten yıldan aklımda kalan, umut ve ilham veren olayları içeriyordu. Bu olaylar neydi, hatırlatayım.

  • Cassini uydusunun Satürn gezegeninde yaptığı araştırmalar sırasında çekilen bir fotoğraf. Satürn gezegeninin halkaları altından Dünya.
  • Kadınlar, #metoo hareketi, #silencebreakers
  • Yönetmen Agnes Varda ve sanatçı JR’ın filmi, Faces Places.
  • The Blond Salad isimli blogun yaratıcısı Chiara Ferragni, şirketinin CEO’su olduğunu duyurdu.
  • Cihat Duman’ın “Bir Fil Müddeti” isimli şiir kitabı Fransızcaya çevrildi. “L’Espace D’un Èléphant” ismiyle Kontr Èditions yayınevi tarafından basıldı.

Bu yazıyı hatırlamamın asıl sebebi, Chiara Ferragni’nin 1 Eylül günü gerçekleşen düğünü. Gelinlik, elbiseler, organizasyon bir yana, bu düğün sosyal medya üzerinden gelir ve etkileşim elde etme konusunda da sınırları aştı. Öncelikle The Blond Salad sitesindeki konuyla ilgili yazıya göz atmanızı öneririm. Ek olarak Launch Metrics sitesindeki yazıya da bakmak gerek. Şimdi buradaki rakamlar neden önemli? Klasik para kazanma yöntemlerinin ötesine nasıl geçebiliriz, hayal ettiğimiz işi yaratabilir miyiz diye düşünmek, çalışmak açısından önemli. Aşağıda bazı rakamlar vereceğim. Bu rakamları yukarıda bahsettiğim iki yazı üzerinden derledim. Bu arada öncelikle Media Impact Value (MIV) kavramının ne olduğunu öğrenmekte fayda var. Sağolsun The Blond Salad dün Instagram hikâyesine kısa bir tanım eklemiş. Bu tanım Launch Metrics tarafından yapılmış.

Media Impact Value, it measures the impact of relevant media placements on all channels (online, social, print) inclusive of paid, owned, earned mediums in order to derive a quantative number for performance outcomes.

Anladığım kadarıyla, medya etkileşim değeri, bir sosyal medya paylaşımının, paylaşıldığı ilişkili kanallarla beraber, oluşturduğu getirilerin (online – etkileşim, yapılan anlaşmalar sayesinde ücret almak gibi) çıktılarının elde edilmesini kapsıyor. Bazı rakamlar kafamızda konuyu şekillendirmemizi sağlayabilir.

Chiara’nın gelinliğini tasarlayan #Dior markası, düğünün gerçekleştiği gün 5.2 milyon dolarlık takipçi – izleyici kaynaklı medya etkileşim değerliliği yaratmış. Bu gelirin 1.6 milyon dolarlık kısmı Chiara’nın kendi hesabı üzerinden #Dior hashtagi ile paylaştığı postlardan gelmiş. İşte tam da bu sebeple Chiara uzun bir zamandır, moda haftalarının, marka tanıtımlarının baş konuğu.

Düğün sırasında 5.6M toplam etkileşim gerçekleşmiş, bu etkileşimin %59’u doğrudan sosyal medya içeriklerinden ve platformlarından gelmiş. Geriye kalan %41 ise online içeriklerden sağlanmış. (internet sitesi, makale gibi)

Bu durum biraz da sosyal medya üzerinden bir olayı takip etme isteğiyle alakalı olabilir gibi geldi bana. Böylesi marka işbirlikleri ülkemizde olabilir mi bilemiyorum ama klasik para kazanma biçimlerinin dışına çıkmak gerektiği aşikâr.

#TheFerragnez

https://www.theblondesalad.com/fashion/theferragnez-internet-sensation-all-the-numbers.html

https://www.launchmetrics.com/resources/blog/chiara-ferragni-fedez-wedding

*biraz ondan biraz bundan

Take Notes*

20180820_2257111629874091.jpg

Kuğulu Park Ankara – Budanan Ağaç

İnstagram’ı moda ile ilgili gelişmelerden haberdar olmak, sürdürülebilir moda üzerine bir şeyler öğrenmek, moda alanındaki işbirlikleri hakkında bilgi sahibi olmak için kullanıyorsanız, yazacağım iki hesabı muhakkak takip etmelisiniz. noonoori bir anime karakter, Joerg Zuber ise onun yaratıcısı. 31 Temmuz 2018 tarihinde, Forbes dergisinde noonoori ve yaratıcısı hakkında bir yazı yayımlandı. Günümüz iş dünyası, yeni para kazanma yöntemlerini anlamak, düşünmek açısından oldukça değerli. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Şimdi, yakın zamanda okuduğum iki kitaptan aldığım notları paylaşacağım. Her iki kitabın beni müthiş rahatlattığını söylemek isterim.

Mayıs 2018, Yalnızlığın Felsefesi, Lars Fr. H. Svendsen, Çeviren: Murat Erşen, Redingot Kitap, Şubat 2018

Cioran, Şu an yalnızım. Daha ne isterim? Daha yoğun bir mutluluk yok. Evet, sessizlik sayesinde, yalnızlığım duymanın mutluluğunu büyütüyor.

Rilke, Yalnızlığınızı sevin ve ona sebep olan acınıza hoş tınlayan yakınmalarla katlanın.

Hasret, kendimiz ile ilgilendiğimiz biri arasındaki fiziksel ve zihinsel mesafenin üstesinden gelme dileğini içerimler.

Hasret belirsiz de olabilir, birine yakın olma arzusu biçiminde açığa çıkabilir ama bu kişinin kim olabileceğine dair açık bir fikrimiz yoktur.

Thomas Wolfe, Hayatıma dair taşıdığım bütünlüklü kanaat, yalnızlığın bana ve az sayıda başka münzevi insana has nadir ve acayip bir fenomen değil, insani varoluşun merkezi ve kaçınılmaz bir gerçeği olduğu inancına dayanıyor artık. Her türden insanın anlarını, eylemlerini değil, aynı zamanda sokaklarda insan sürüsü yanınızdan geçerken durmamacasına kulaklarınızı tırmalayan sayısız küfürlü, düşmanca ve hakaret dolu, güvensiz ve tahkir edici sert sözün gösterdiği gibi, ortalama ruhun muazzam mutsuzluğunu da incelediğimizde, bence, aynı şeyden mustarip olduklarını görüyoruz. Şikayetlerinin ana kaynağı yalnızlık.

Aristofanes, Aşk konusunda ortaya koyduğu resim “her birimiz için tek doğru insan var ve bu kişiyi bulmayı başarırsak tüm problemlerimiz hallolacak.” Başka bir kişiden bizi “bütün” yapmasını beklemek doğru mu? bu ona aşırı sorumluluk yüklemek değil mi?

Haziran 2018, Politik İnceleme, Benedictus Spinoza, Çeviren: Murat Erşen, Doğu Batı Yayınları, Nisan 2018

Yıllar sonra Ankara’ya gittiğimde, yaşamımın neredeyse tamamını geçirdiğim şehir bu mu diye düşünmekten kendimi alamadım. Şehirde mutlulukla yaptığım şeylerin, bulunduğum alanların küçüldüğünü, sıkıştığını gördüm. O an kalbim de sıkıştı. Sonra şehre uzun zaman gitmedim. Kitapla ilgili notları Kuğulu Park’ın budanan ağaçları altında birini beklerken aldım.

Sanki çok sesli bir koro ile yola çıkmış gibiyim. Herkes geç kalmış, herkes heyecanlı, hemen herkes çocuklu. Çocukları toparlamak için çekişiyor, çekiştiriyor. Bu huzursuz kitle, Ankara’da havaalanından çıkınca dağıldı. Şehire giderken sessizlik hakimdi. Ertesi sabah, Şili Meydanı’ndan Kuğulu Park’a inerken, yolda benden başka kimse yoktu. Yoldan araba da geçmiyordu. Kendi kendime gülmeye başladım.

Şimdi, kitaptan notlar.

Herkes aynı şekilde ilk sırada olmak istediğinden aralarında ihtilaflar patlak verir, birbirlerini ezmeye uğraşırlar ve galip gelen kendisi için bir iyilik sağlamaktan çok rakibine verdiği zararla övünür.

Ve kuşkusuz hepsi dinin öğrettiklerine uygun olarak, her insanın hemcinsini kendisi gibi sevmek, yani başkasının hakkını kendi hakkı gibi savunmak zorunda olduğuna inanmıştır, ama bu inancın duygular üzerinde pek az iktidarı vardır.

Özgürlük gerçekte bir erdemdir. İnsan ancak doğasının yasalarına uygun olarak var olma ve eylemde bulunma gücü olduğu sürece özgürdür.

Eğer iki kişi aralarında anlaşıp güçlerini birleştirirlerse, beraber daha fazla iktidarları olacaktır ve dolayısıyla doğa üzerinde, her birinin tek başına sahip olduğundan daha fazla hakları olacaktır.

Eğer insan doğası öyle bir düzenlenmiş olsaydı da insanların en büyük arzuları kendileri için en yararlı olan şeyi istemeleri üzerine dayansaydı, dirlik, düzen ve sadakati korumak için hiçbir sanata ihtiyaç olmazdı.

*Take Notes – Not al

Garbage Bag*

Şehir ve insanı, özellikle de kadını en iyi anlatan dizi sanırım halen “Sex and The City”. Dizi, 1998 – 2004 yılları arasında 6 sezon yayınlandı. Dizi bittikten sonra devam niteliğinde iki tane film çekilmişti. Özellikle yaz ayları bazı bölümleri izlemekten kendimi alamam. Ana karakterlerden Carrie Bradshaw, donanmanın New York’a demirlediği, sonrasında denizcilerle şehirdekilerin eğlencelerinin anlatıldığı bir bölümde, hoş bir denizciyle çıkar. Dans ederler, kokteyl içerler, biraz dinlenmek üzere açık havaya çıktıklarında geri planda New York şehrinin sesini duyarız. Denizci, bu şehirde nasıl yaşadığını sorar Carrie’ye. Carrie bu soruya biraz bozulur çünkü New York onun gözdesidir.

27 Mart 2015 yılında T24 platformunda ilginç bir araştırma yayımlanmıştı. Bir atık işçisi Cihangir, Fatih, Balat ve Darüşşafaka semtlerindeki çöpler üzerinden semtlerdeki insanların yaşam biçimine dair değerlendirme yapmıştı. Epey ilginç bir yazıdır, buradan okumanızı isterim. Cihangir semtinin atıkları yedi başlıkta toplanmış ve detaylandırılmıştı. Yedi başlıktan en ilginç bulduklarım, yoğun olarak kadın giysilerinin ve eşyalarının atılması, ağırlıklı pizza yeniyor olması, alkol tüketiminde kutu bira, ucuz şarap tercih ediliyor olması, ücretsiz bülten ve mekan dergilerinin okunuyor olması, keza atılan basılı yayınların da yoğunlukla kadınlara ait olması. Son olarak, çöpten prezervatif çıkmaması.

Şimdi durup dururken neden çöp konusuna girdim değil mi? Bu yaz İstanbul kuzey yarım kürenin tamamı gibi oldukça sıcak günler geçirdi, geçiriyor. Temmuz ayında, sokaklarda yürürken, dikkatimi en çok çeken, çekinmeden sağa sola fırlatılan çöpler ve kaldırım taşlarında kalan çöp lekeleri oldu. Ortak yaşam alanlarımızda başkalarını düşünmüyor fakat kendimizi de düşünmüyoruz. İçecek atıkları, mendil, yiyecek atığı, kafe ve restoranların ince çöp torbalarına koyduğu sulu yemek, içecek atıkları. Günlük hayatımız bu görüntüler arasında geçiyor. Ne yazık ki size bu fotoğrafları göstereceğim. Beşiktaş, Kadıköy, Maçka, Akaretler, Nişantaşı civarında çekilen fotoğraflar.

*Garbage Bag – Çöp Torbası 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaz

Bu yazımı yazmaya başladığım gün, 21 Haziran, yaz dönümü, kutlu olsun. En uzun günü yaşamak, yaza merhaba demek keyiflidir. Denize uzak da olsan, dağa uzak da olsan, tabiatın canlandığı bu dönem insan kendini hafif ve heyecanlı hisseder. Öte yandan çalışmaya devam ederiz. Günlük hayat bizi yorar. Ancak şartlar ne olursa olsun, yeniliklerin peşinden gidebilmeliyiz.

Linked-in’de yazdığım bir yazıda, Woman’s Prize for Fiction ödülünden bahsetmiş, uzun liste ve kısa listelerine bakmıştım. Woman’s Prize for Fiction ödülünü Kamile Shamsie – Home Fire adlı romanıyla kazandı. Bu kitap henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Ancak yazarın iki kitabının daha önce çevrilmiş olması ve aldığı ödülü sebebiyle önümüzdeki günlerde romanı okuyabileceğimizi umut ediyorum.

Bill Gates, blogunda yaz aylarında okumak için beş kitap önerisinde bulunmuş. Bu kitaplardan biri roman, diğerleri kurmaca dışı. Şimdi Bill Gates’in bu kitapları neden önerdiğine bakalım ve öncelikle söyleyelim ki önerilen roman dışında kurmaca dışı kitapların hiçbiri Türkçe’ye çevrilmemiş.

  1. Leonardo da Vinci, Walter Isaacson – Bill Gates bu kitapta Leonardo da Vinci’nin yaşam mücadelesinin oldukça samimi bir şekilde anlatıldığını ve kendisinin bundan etkilendiğini söylüyor.
  2. Everything Happens for a Reason: and Other Lies I’ve Loved, Kate Bowler – Bill Gates bu kitabı, bir insanın yakalandığı kötü hastalıkla mücadelesindeki dürüstlük ve esprili yaklaşım için seçmiş.
  3. Lincoln in the Bardo, George Saunders – Listenin Türkçeye çevrilmiş tek kitabı bu roman. “Arafta – George Saunders” Deli Dolu Yayınları, Türkçeye çeviren: Niran Elçi, 1. Basım: Şubat 2017. Bill Gates, Saunders’ın bu romanında da diğer romanlarında olduğu gibi tarihsel metinlere gönderme yaptığını söylüyor ve romandaki geçmişe gidişlerin oldukça başarılı kurgulandığını düşünüyor.
  4. Origin Story: A Big History of Everything, David Christian – Bill Gates, insanoğlunun doğası gereği “nereden geldim?” sorusunu hep soracağını ve konuda merakının dinmeyeceğini belirtiyor. Bu kitabın bu soruya verdiği cevapları oldukça beğendiğini söylüyor.
  5. Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World – and Why Things Are Better Than You Think, Hans Rosling – Yakın zamanda hayatını kaybeden İsveçli fizikçi ve istatistikçi Hans Rosling, sağlık konusu üzerinde çalışmalar yapıyordu. 2017 yılında öldüğünde, henüz bu kitabın yazımını tamamlayamamıştı. Ölümünden sonra istatistiksel çalışmalarını ve aynı zamanda bu kitabın tamamlanma sürecini oğlu ve gelini devraldı. Factfulness, hayatı nasıl daha iyi yaşayabileceğimize dair rakamsal verileri bulabileceğimiz bir kitap. Bill Gates, oldukça zeki bir insanın hayata dair fikirlerini okuduğu için mutlu olduğunu ve bugüne kadar bu kadar iyi bir kitap okumadığını belirtiyor.

Günlük hayatımızın kalitesini artırmak için, yukarıdaki listede yer alan ve farklı alanlarda yazılmış kurmaca dışı kitaplar gibi kitapları okuyabilmemiz gerek. Peki neden hala yayınevleri ve kitapçılar bu konuda gerideler. Kurmaca dışı kitapların daha fazla çevrilmesini dileyerek yazımı bitiriyorum.

 

 

Sohbet

Sabahları meydandaki caminin avlusundan geçiyorum. Sinanpaşa Camii Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Avluya girdiğinizde o kalabalık meydanın sesi yok olur. Sadece kuş sesleri, varsa rüzgâr ya da yağıyorsa yağmurun sesini duyarsınız. Avluya bir kapıdan giriyorum, diğer kapıdan çıkıyorum. O kısa süreli sessizliği hiçbir şeye değişmem açıkçası. O sabah çıkacağım kapıdan giren bir beyefendi, “Size bir şey soracağım,” dedi. Avlunun ortasında çeşme var. Yağmurlu havalarda içinden yürüyebileceğiniz bir koridor da mevcut. Bir iki hafta önce o koridorun bir bölümünün cam paravanlarla kapatıldığını gördüm. Anlam veremedim. Sonra işte o sabah beyefendiyle karşılaştık. Bana, haklı olarak yapılan düzenlemenin bu tarihi esere yakışmadığını, kimin nasıl böyle bir karar verdiğine dair dert yandı. O sırada oralarda kimse olmadığı için soramadık.

Hildebrandt, “Yaşam ne kadar temizse düşler de o kadar temiz olacaktır,” * diyor. Burada görsel temizlikten de bahsettiğini düşünüyorum. Sosyal medyada insanların şehirlerinden paylaştıkları fotoğrafları görüyorum. Görüntü kesinlikle kablo, baz istasyon, direk, inşaat, vinç ya da uyumsuz eklemeler ile baltalanmıyor. Oysa İstanbul fotoğraflarında sadeliği yakalamak mümkün değil.

Blogdaki ikinci yazıyı düşünürken Cannes Film Festivali başladı. Festivalde ödül alan filmleri öncelikle merak ettiğimi söylemeliyim. Fırsat buldukça internet sitelerinden basın toplantılarını, fotoğraf çekimlerini izledim. Bu yıl sinema sektörü için önemli bir yıl. #metoo hareketi işlerin yapılış biçimini ve beklentileri tamamen değiştirdi. Ana yarışma jüri başkanı bu yıl Cate Blanchett idi. Jüride, zihninden nelerin geçtiğini merak ettiğim, yaptıklarına hayran olduğum Kristen Stewart‘da vardı. Sinemadan beklentiler değişti. Bir basın toplantısında gelen ilk soru, “Filmde eşinizle eşit ücret mi aldınız?” olabiliyor. Çünkü başta Hollywood olmak üzere kadın erkek çalışanların eşit ücret alması için çalışılıyor. Filmlerde, farklılıkların öne çıktığını görüyoruz, farklı yaşamlar, karakterler işleniyor. Eşitlikçi bir bakış açısı hakim, cinsiyetten etnik kimlikten bağımsız bir bakış açısı. Dünya değişiyor, bazı girişimler sayesinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyebiliyoruz.

Yakın zamanda, Lars Fr. H. Svendsen’in Yalnızlığın Felsefesi** isimli kitabını okudum. Çeviren, Murat Erşen. Bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Sizi duygularınıza yakınlaştıracak bir kitap olduğunu söylemeliyim. Kitabın içindeki referanslar, dipnotlar yeni kaynakları okumanızı, merak etmenizi sağlayacak. Aşağıda bazı alıntılar bulacaksınız.

Cioran, “Şu an yalnızım. Daha ne isterim? Daha yoğun bir mutluluk yok. Evet, sessizlik sayesinde, yalnızlığım duymanın mutluluğunu büyütüyor. 

“Hasret, kendimiz ile ilgilendiğimiz biri arasındaki fiziksel ve zihinsel mesafenin üstesinden gelme dileğini içerimler. Hasret belirsiz de olabilir, birine yakın olma arzusu biçiminde açığa çıkabilir ama bu kişinin kim olabileceğine dair açık bir fikrimiz yoktur.” 

Duygusal yaşantımız üzerinde çalışmalı ve duygusal yatkınlıklarımızı şekillendirmeliyiz. Duygular öylece verili değildir. Her bireyin kendi içinde işlediği şeylerdir. 

Aristofanes, “Her birimiz için tek bir doğru insan var ve bu kişiyi bulmayı başarırsak tüm problemlerimiz hallolacak. Başka bir kişiden bizi “bütün” yapmasını beklemek doğru mu? Bu ona aşırı sorumluluk yüklemek değil mi? Hayatımızın ihtiyaç duyduğu anlamı sağlamak başka birinin sorumluluğu olamaz. 

Düşlerin Yorumu 1, Sigmund Freud, Çeviren: Emre Kapkın, Payel Yayınları 

** Yalnızlığın Felsefesi, Lars Fr. H. Svendsen, Çeviren: Murat Erşen, Redingot Kitap 

 

 

 

Okurken

 

Verimli, keyifle okumak için zamanı etkin kullanmak gerekiyor. Yakın zamanda okuduğum bir makale, bazı iş adamı ve politikacıların, kitap okumak için ne kadar zaman harcadıklarına değiniyordu. Bu makaleden aldığım notları paylaşmak istiyorum.

Eski ABD Başkanı Barack Obama her gün ofiste bir saatini okumaya ayırıyormuş. Yatırımcı Warren Buffett zamanının %80’ini okumaya ayırdığını söylüyor. Dünyanın en zengin insanı Bill Gates ise her hafta bir kitap okuyor. Hatta blogundan okuduğu kitaplara dair çarpıcı paylaşımlarda bulunuyor. Bill Gates iş hayatından bir yıl uzaklaşarak okuma tatili kullanmış.

Kitapçıların yeni çıkan rafı ile çok satanlar rafı doğru okuma yapmamızı ne yazık ki sağlayamıyor. Okuma listelerini inceleyince 2017 yılında basılan kitapların bir çoğunun henüz tercüme edilmediğini görüyoruz. Tercüme edilip edilmeyeceğini de bilemiyoruz. Kitapları orijinal dilinden okumak doğru bir tercih olur ancak kitaba ayırdığımız bütçe döviz kurunun yüksek olması sebebiyle yetersiz kalabilir. Ya da yabancı dil bilgimiz yetersizdir.

Şair Cihat Duman’ın ilk romanı “Olay Beyoğlu’nda Geçiyor”* 23 Mart 2018 tarihinde raflarda yerini aldı. İnternet mağazalarında da satışa sunuldu. Son zamanlarda bir kitapçıya girip istediğimiz kitabı bulup satın almak epey güç. Bu sıkıntıyı en çok İpekli Mendil‘i hazırlarken yaşamıştık. Bazen bir kitabı bulabilmek için ulaşabildiğiniz bütün kitapçıları gezmeniz gerekiyor. Hal böyle iken büyük şehirler dışında kitaba erişimin ne kadar zor olduğunu siz düşünün.

Romanı okumadan kısa süre önce çok satan yazar Dani Shapiro‘nun Marie Forleo‘nun internet sitesinde yayınlanan bir röportajını dinlemiştim. Yazarın söylediği şu cümleyi not almışım.

“A book is a record of what the writer knows at that moment, what the writer can glean from that moment and the wisdom that the writer has at that moment.”

Kitap, yazarın o ana dair bilgisini içeren, o andan derlediği bilgileri aktarabildiği ve o andaki bilgeliğini içeren bir kayıttır.

Romanı okurken üç türlü not aldım. Beyoğlu’nda olayın geçtiği sokakların isimleri, kitapta referans verilen kişiler, kitaplar ve farklı anlatım biçimleri. Farklı anlatım biçimlerine örnek vermem gerekirse, “Nar ve havuç sulu büfe”, “Uzaklara gönderdiği gözlerini geri aldı”, “Elinde akıllı telefonu, dünyayı kaydırıyor”, “Varlığını yürüyerek devam ettirdi.”

Romanı okuduktan sonra Orhan Pamuk’un “Saf ve Düşünceli Romancı” isimli kitabını karıştırdım. Bu kitabı bir kılavuz gibi düşünerek karakterlere tekrar baktım. Kimi zaman bir cümle, kimi zaman yukarıda örneğini verdiğim tarzda bir anlatım, bir hareket, bir tepki ile bütün karakterlerin zevklerini, romanın içinde olduğu zamandaki tavırlarını, günlük hayatı nasıl yaşadıklarını, nasıl aşık olduklarını, açmazlarını, nasıl seviştiklerini görüyoruz. O sırada arka planda Beyoğlu ve İstanbul iç içe iki daire oluşturuyor. Beyoğlu sokaklarında karakterler hareket ederken okur da kimi zaman hayalinde kimi zaman gerçek bu sokaklarda yaşıyor. Romanın olay örgüsü bir tabloyu düşündürüyor. Bir tabloya bakarken önce biraz yaklaşır, sonra uzaklaşırız, bazen sağ taraftan bazen sol taraftan inceleriz. Elimizdeki tanıtım metninden hareketle resimden bir şeyler çıkarmaya çalışırız, romanı okurken de kimi zaman denizdeki inşaattan gelen gürültü, kimi zaman kokusunu duyduğumuz çimento, yemek, duman, gaz, heyecan bizi olay örgüsünün içine davet ediyor. Romanın zamanı içinde, bazen Emrah’ın, İzzet’in, Özlem’in gözlerinden bakmaya çalışıyoruz hayata. Belki kıskanıyoruz bazılarını. Kıskançlığımızı saklarken harcadığımız üzüntü bizi şimdi ve burada olmaktan uzaklaştırıyor. “Zeynep’le ilgili tüm tahminlerinin doğru çıkması Emrah’a bir yandan gurur veriyor, bir yandan kıskançlığını saklamak için harcadığı üzüntü onu şimdiden ve buradalıktan uzaklaştırıyordu.”

Cihat Duman başarılı bir şair, kelimelerle dans ediyor. Romanında cümleleri dans ettirmiş. Kısa cümlelerle sahne kurmuş. Kısa alıntılarla, göndermelerle okurun bilgi dünyasına hareket katmış, onu dürtmüş.

Eğer roman üzerine toplantılar gerçekleşirse, yazara karakterlerinden hangisiyle kendisini özdeşleştirdiğini sormak isterim. Romanın bir bölümünde, diyaloglar isim verilerek yazılmış, bu tercihinin sebebini sormak isterim. Olay örgüsünün sarmal şeklinde kapanmasını nasıl başardığını sormak isterim. Dilerim Cihat Duman roman yazmaya devam eder ve bu roman en az iki dile çevrilir.

* Olay Beyoğlu’nda Geçiyor, Cihat Duman, Mart 2018, Agora Kitaplığı

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: